1 Ocak 2013 Salı

TİYATRO OYUNU :MICHELANGELO

 
 
İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye konulan Irmak Bahçeci’nin yazdığı,Saydam Yeniay’ın  yönettiği Michelangelo adlı oyunu Üsküdar Tekel Sahnesi’nde izleme imkanım oldu.
Üsküdar Tekel Sahnesi , yeniden düzenlenen Tekel binasında hizmet veriyor. Üsküdar’dan Kuzguncuk yönüne doğru, muhteşem boğaz manzarası eşliğinde,  yürüyerek ulaşabilirsiniz buraya.Boğaz havası almak ,binanın tarihi dokusunu hissedebilmek için bile gidilebilecek bir mekan.Klasik bir tiyatro sahnesinden çok farklı bir havası var.Seyirci ve tiyatrocular adeta içiçeler.Bu ortamı soluyor olmak bile insanı heyecanlandırmaya yetiyor aslında.
1475 yılında İtalya’da doğan ,ünlü rönasans dönemi heykeltıraş,ressam,mimar ve şairi Michelangelo ‘nun, yaratıcılığı ve dehasına karşın , ruhsal çalkantılarla dolu yalnız yaşamı ve eserlerini yaratım süreci üzerine yoğunlaşmış oyun.Daha çok Sistine şapelindeki meşhur tavan resmini yaptığı dönemdeki çalışma ortamında görüyoruz Michelangelo’yu .Ama zaman zaman geçmişe geri dönüşler de oluyor. Michel’in ilk  gençlik dönemlerindeki isyankar hali,meşhur ve aranan bir sanatçı olduğu dönemdeki  kilise ve zengin sınıfa karşı çıkışlarıyla  örtüşüyor.Yarattığı eserlerinin ve dehasının, ne alt tabaka ne de üst tabaka tarafından anlaşılamadığı hissinin tetiklediği huysuz ve öfkeli yapısı ,dehasının yanında gittikçe küçülen kişiliği ve fiziksel özellikleri, içini kemiren  paranoyalara ve ruhsal krizlere sürüklüyor onu.
Atilla Şendil(Michelangelo) genel olarak iyi bir oyunculuk sergiliyor.Karakteri yaşarken ve yaşatmaya çalışırken zaman zaman abartıya kaçabiliyor.Belki dönemin kasvetinden,belki karakterin çelişkili ve öfkeli ruh halinden kaynaklanan bir zorlanma hissi doğuruyor seyircide.Diğer karakterlerde  öne çıkan bir oyunculuğa rastlanmaması ise oyunun zayıf noktasını oluşturuyor belki de.
Oyunun ışıldadığı yerlerse, Michelangelo’nun  eserlerinin sergilendiği bölümler ve seyirciyi en çok etkilediğini düşündüğüm bölüm ise oyunun son sahnesi.
Sanatçının ruhsal yapısını, rönasans döneminin yoğurduğu bir üstatla ,Michelangelo ile anlamak isteyenlere şimdiden iyi seyirler:))
eylem t

31 Ağustos 2012 Cuma

USTA



Usta olmak çalışmayı gerektirir, işine odaklanmayı,  sabretmeyi ,sonuna kadar ,en iyiye ulaşana kadar uğraşmayı .Herşeyden önemlisi yürek ister,tutku ve aşkla bağlanmak ister yaptığın işe.Bir işte ustayım diyebilmek öylesine zordur ki , kendim için bir türlü sarf edemediğim tanımlardan biridir.İşinde usta olan insanlara da, bu yüzden saygım sonsuzdur.
Eskişehir’de bir oto tamir ustasının da bir tutkusu var arabalar dışında; kendi emeğiyle,kendi kalbiyle bir uçak yapabilmek.Her parçasını kendisi oluştursun,kendisi üretsin ister.Peki hayat buna izin verir mi?Hayalleri gerçek olabilir mi?Sevdikleri bu tutkusuna nasıl bakar ve de diğer insanlar? 
İnsanın kendine ait bir hayali ,bir tutkusu olması ,onun için çabalaması, aslında, ‘yaşadığını hissetmesi’ ,yaşamın o çok aranan ‘anlamını’ bulması değil midir?Gerçek dünyanın düzeni içerisinde yok olmaktansa , o tutkunun peşinden gitmek ,sevdiklerini de yanına alarak, zor olmasına rağmen ,en güzeli değil midir?
Sımsıcak bir film,oyuncuların performanslarıyla bizi içine alıyor.Yetkin Dikinciler yanında özellike Şevket Çoruh ‘un oyunculuğu da ayakta alkışlanıyor.
Filmin jenerik müziğini de çok beğendim. YARISI GÜNDÜZ YARISI GECE :http://www.youtube.com/watch?v=UWcBszZLcFA
eylem t

NAR




Bir nar tanesiyiz hepimiz.Birbirinden farklı,biricik ama bir bütünün parçası.Ne zaman unuttuk tek bir kabuğun içinde olduğumuzu?Ne zaman parçalanıp,kanadık ? ‘Gerçek Hayat’ ne zaman unutturdu bize; vicdanı,insan olmayı.Doğruların yanlış,yanlışların doğru olduğunu nasıl bu kadar kolay kabullendik.Diğer hayatlara gözümüzü kapatıp,dünyayı kendi küçücük dünyamızdan ibaret sanma yanılgısına nasıl kapılabildik.Ben,sen, biz; hepimiz…Para,kariyer,güç bütün güzel değerlerimizi yok edip bizi çırılçıplak bıraktığında,nasıl kandırabildik kendimizi?
nardık bütündük 
birdik tamdık
bizi kim ağlattı 
O günler var mıydı gerçekten?Tam olduğumuz,bir olduğumuz.Bir düş müydü?Şiirlerden kalbimize yazılan kelimeler miydi?Bir an mıydı hatırlanan ya da geçmiş zamanda sıkışıp kalan duygular mı?
İyi ki filmler var.İyi ki NAR filminde emeği geçen, yüreği kocaman insanlar var.İşte senaryo,işte oyunculuk,işte sinema.Henüz izleyemeyenlere tavsiye olunur.
Ve işte filmin jenerik müziği :http://www.youtube.com/watch?v=X0jDdO83W_I
eylem t

20 Nisan 2012 Cuma

TİYATRO KUMPANYASI – CAN



Can’ımız o kocaman dünyasıyla sahnede.Hayatı, hayata dair düşünceleri ,öfkesi,muzipliği ,insanlığı ve şairliğiyle canımıza Can katan , bizi bize yeniden geri veren o güçlü yürek sahnede.


Saatlerce ayakta alkışlanacak bir oyunculukla KEMAL KOCATÜRK,çizgileriyle MEHMET GÜLERYÜZ , CAN YÜCEL’i getirdi karşımıza.Hissettik ve yeniden sevdik onu.Hatırladık ve kattık hayatlarımıza.Ölümsüz bir şairin ,CAN BABA’nın sofrasına konuk olduk 2 saat boyunca.Ne iyi yaptık.Unutulmaz bir oyun ve geceyi ekledik yaşamımıza.Öyle derin, içten,sımsıcak.

Buluşmak Üzere

Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru
Pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni
Diyelim için çekti bir sabah vakti
Erkenceden denize gireyim dedin
Kulaç attıkça sen
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan
Ege denizi bu efendi deniz
Seslenmiyor
Derken bi de dibe dalayım diyorsun
İçine doğdu belki de
İşte çil çil koşuşan balıklar
Lapinalar gümüşler var ya
Eylim eylim salınan yosunlar
Onların arasında bulacaksın beni
Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya
Çakmak çakmak gözleri
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
Herkes orda sen de ordasın
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim
Özgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım
CAN YÜCEL

Daha fazla şiir için: http://www.canyucel.net
eylem t

3 Şubat 2012 Cuma

JULIA



Karaktere odaklanan filmleri her zaman sevdim.Julia, bence bunların başarılı örneklerinden biri.Biraz rahatsız olacaksınız belki ama filmden kendinizi alamayacaksınız.Filmin içine daha ilk sahnelerde girebileceksiniz.
Hayatı umursamayan,tutunamayan iflah olmaz bir alkolik olan  Julia’nın, işini de kaybetmesiyle birlikte , bol paraya sahip olarak , bu sefil hayatından-aslında kendinden- kurtulabileceği yanılgısı içerisinde, bir suçluya dönüşme sürecini izliyoruz 2,5 saat boyunca.Tabii ki olaylar Julia’nın düşündüğü gibi gitmiyor.Her şeyi göze alarak, kaybedeceği tek şeyin kendi canı olduğunun bilinciyle, paraya bir ‘suçlu’ olarak kavuşabileceği bir planı, keskin zekasıyla uygulamaya koyarken , gerçeklikten kopmuş,herşeye ve kendine yabancılaşmış olan Julia, hayatın gerçekliğine zaman zaman ve aniden toslayarak tahmin edemediğimiz ve hiçbir zaman bilemeyeceğiz bir sona ulaşıyor.Filmin sonunda olayların çığırdan çıkmasıyla , Julia’nın hayati bir karar alması da gerekecek.
Oyunculuk muhteşem.Böyle bir karakter var, yaşatmış onu Tilda Swinton.Yönetmenin başarısı da ortada.Filmin bir iki senaryo boşluğu gibi görülebilecek noktaları ise oldukça önemsiz.Bu film sonrasında birçok şeyi düşünme,tartışma fırsatı doğuyor.İnsanın ,duygu,düşünce ve davranış biçimlerinin stabil olmadığı, olamayacağı.Julia karakterindeki duygusal boşlukların ve yabancılaşmanın onu  nerelere götürebileceğinin bir yorumu karşımızda.
Ne kadar vurdumduymaz,yalancı,alkol bağımlısı olursa olsun her insanın yapabileceği bir seçim vardır hayatta.O seçim her zaman aynı kalıplara sığmayacak kadar çeşit içerir ve her zaman bir şansı hak eder.
eylem t

20 Aralık 2011 Salı

CARNAGE-ACIMASIZ TANRI




'Modern' dünyanın merkezi New York'tan, iki ebeveyn çocuklarının arasındaki bir kavga nedeniyle bir araya gelirler.Çocuğu dövülen ailenin 'modern' olma heveslisi annesi Penelope(Jodie Foster) , kocasıyla(John C. Reilly) birlikte, bu konuyu konuşmak üzere diğer anne-babayı(Kate Winslet- Christoph Waltz ) evlerine konuşmaya davet eder.İşte bütün senaryo,bütün film  bundan ibaret.Yanlış duymadınız.Bir oda, iki anne-baba Yasmina Reza 'nın 'God of  Carnage' isimli  tiyatro oyunundan uyarlanan bu filmde  yönetmen Roman Polanski ,4 başarılı oyuncuyu da yanına alarak , bu sıkıcı görünüp aslında çok eğlenceli olabilen,çok basit görünen ama aslında çok derinlere göndermelerle bezeli  olan filmi  ile  seyirciyi ters köşeye yatırıyor.

Sinema salonundaki çoğunluk bu filme sadece diğer şaşaalı filmlerde yer kalmaması ve gençturkcell gecesi olması nedeniyle gelmişti.Film başlamadan önce ,seyircilere baktığımda ,filmin ilk yarısında filmi terk edeceklerinden neredeyse emindim.Nitekim filmin ilk 15 dakikasında 'bu ne ya ' seslerini duymaya başladım .Filmin ilk yarısındaki -kusma-sahnesine kadar, gayet yapmacık davranan ve incir çekirdeğini doldurmayan bir konudan bahseden bu iki 'itici' sayılabilecek çift  (ki özellikle sevmememiz gerekiyormuş onları) ,filmin ikinci yarısından sonra gerçek yüzlerini göstermeye başladıklarında ,salonda çıt çıkmadığını ve herkesin filme kendini kaptıdığını anladım.''Ne , nasıl, şaka mı bu film'' derken kendilerini bu 'sıkıcı, entel'  filme kaptırmışlardı bile.

4 ayrı karakter,evli,çocuklu ve modern dünyanın temsilcisi olarak ,tüm çelişkileriyle karşımızdalar.Pek bir tanıdık gelecek size bu sinir bozucu karakterler.

Daha çok tiyatro tadı olan filmin yanında,  İstanbul Devlet Tiyatroları tarafından  'Vahşet Tanrısı' adıyla sahnelenen  oyunu da bizim oyuncularımızın performanslarıyla  izlemek , çifte bir zevk olacaktır heralde. http://www.istdt.gov.tr/turkce/oyunlar/oyun.asp?lngType=0&lngPlayID=322
eylemt

9 Aralık 2011 Cuma

A DANGEROUS METHOD



Çocuk sahibi olmanın  hayatıma  getirdiği sınırlandırmalardan biri de sinemaya gidebilmek.Çocuk öncesi her hafta sonu gittiğimiz , sevdiğimiz filmleri mutlaka sinemada izlemeye çalıştığımız o günler, geride kaldı.Çocuğumuzla geçirdiğimiz zaman zaten kısıtlı olduğu için,bu zamanı diğer aktivitelere ayırmak çok zorlaştı.Yine de,  çok sık olmasa da, sinemaya,tiyatroya, konserlere gidebilmek için zaman yaratmaya çalışıyorum.Başka türlü yaşamdan zevk alabilmem çok zor olurdu zaten.

İşte şimdi merakla beklediğim,  Freud ve Jung arasındaki ilişkiden bahsedecek olan bir film vizyonda.Film aynı zamanda Jung'ın ,iyileştirmeye çalıştığı bir kadın hastası arasındaki ilişkiye de yer verecek.Yönetmeni başarılı bir isim olan David Cronenberg. Filmi sinemada seyretmek için oldukça istekli ve heyecanlıyım.

Gelelim filme:
Filmin başında , psikolojide çığır açan psikanaliz yöntemini, bunalım geçiren hastası Rus Sabina Spielrein'e uygulayan Jung 'ı görüyoruz.Sabina (Keira Knightly) geçirdiği bunalıma rağmen , güçlü karakterini hissedebileceğimiz bir kadın.Jung(Michael Fassbender) ise kendini ,Freud'dan devraldığı  psikanaliz yöntemine ve hastalarına adamış bir doktor.Filmin adından da anlaşılacağı gibi ,bu method üzerine yoğunlaşılacağını düşünürken, film bir anda kelimelerden oluşan bir boşluğa doğru sürükleniyor.Jung'ın aile yaşamından tutun da ,Freudla tanışmalarına,Sabinayla aşka dönüşen ilişkilerine ,Freudla yollarının ayrılmasına tanık olduğumuz film boyunca ,kafamızda bunlardan hiçbiri tam olarak şekillenemiyor.Filmin içine girmek için kendimizi zorlasak da ,oyuncuların başarılı performansları buna katkı sağlamaya çalışsa da ,herşeyin havada bırakıldığı bir senaryoyla , bunu başarmak mümkün olmuyor.Filmde yer alan bazı sahneler,diyaloglar ,öylesine,görev icabı, araya sıkıştırılmış gibi.Freud(Viggo Mortensen) elindeki puroyla ,karikatürize edilmiş bir karakter,canlı değil.Jung 'ın çelişkileri ve Freud'a karşı çıkışlarının nedenini anlamak mümkün değil.Sabina 'nın  buhranlardan kurtulması nasıl oldu,hiçbir fikrimiz yok.Bohem ve nevrotik psikanalist Otto (Vincent Cassel), söylediği çok eşlilik yanlısı sözleriyle ,bir anda Jung'ın düşünce ve duygularını nasıl değiştirdi,anlayamıyoruz.

Çok büyük bir hayalkırıklığıyla çıkıyoruz sinemadan.Üzgünüz,kızgınız; David Cronenberg'in elindeki malzemeyi ,Hollywood film endüstrisinin çarklarında öğütmüş olmasına.Kafamızda sinir bozucu,gereksiz ve anlamsız  şu sahneyle yağmur dolu sokaklara atıyoruz kendimizi:

Jung ve Freud görüşlerinin tanıtımı için davetli oldukları  oldukları Amerikaya giderler .Gemileri, Amerika 'ya geldiğinde ,özgürlük anıtı bütün ekranı kaplar.Jung ve Freud ona bakar ve Jung şöyle der :'' İşte bu gördüğün geleceğin ta kendisi''.

Neeeeee!Ne alakası var bu filmde bu sahnenin diye bağırıp ,çağırasım geliyor  tüm film ekibine !!! YAZIK!
Not: En azından Jung ve Freud'un ilişkilerine  göz atmak için bir fırsat bu film: Bunun için bir kitap:  FREUD - JUNG MEKTUPLAŞMALARI http://www.icgoru.com/content/view/85/21/lang,/

eylem t