sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2012 Cuma

USTA



Usta olmak çalışmayı gerektirir, işine odaklanmayı,  sabretmeyi ,sonuna kadar ,en iyiye ulaşana kadar uğraşmayı .Herşeyden önemlisi yürek ister,tutku ve aşkla bağlanmak ister yaptığın işe.Bir işte ustayım diyebilmek öylesine zordur ki , kendim için bir türlü sarf edemediğim tanımlardan biridir.İşinde usta olan insanlara da, bu yüzden saygım sonsuzdur.
Eskişehir’de bir oto tamir ustasının da bir tutkusu var arabalar dışında; kendi emeğiyle,kendi kalbiyle bir uçak yapabilmek.Her parçasını kendisi oluştursun,kendisi üretsin ister.Peki hayat buna izin verir mi?Hayalleri gerçek olabilir mi?Sevdikleri bu tutkusuna nasıl bakar ve de diğer insanlar? 
İnsanın kendine ait bir hayali ,bir tutkusu olması ,onun için çabalaması, aslında, ‘yaşadığını hissetmesi’ ,yaşamın o çok aranan ‘anlamını’ bulması değil midir?Gerçek dünyanın düzeni içerisinde yok olmaktansa , o tutkunun peşinden gitmek ,sevdiklerini de yanına alarak, zor olmasına rağmen ,en güzeli değil midir?
Sımsıcak bir film,oyuncuların performanslarıyla bizi içine alıyor.Yetkin Dikinciler yanında özellike Şevket Çoruh ‘un oyunculuğu da ayakta alkışlanıyor.
Filmin jenerik müziğini de çok beğendim. YARISI GÜNDÜZ YARISI GECE :http://www.youtube.com/watch?v=UWcBszZLcFA
eylem t

3 Şubat 2012 Cuma

JULIA



Karaktere odaklanan filmleri her zaman sevdim.Julia, bence bunların başarılı örneklerinden biri.Biraz rahatsız olacaksınız belki ama filmden kendinizi alamayacaksınız.Filmin içine daha ilk sahnelerde girebileceksiniz.
Hayatı umursamayan,tutunamayan iflah olmaz bir alkolik olan  Julia’nın, işini de kaybetmesiyle birlikte , bol paraya sahip olarak , bu sefil hayatından-aslında kendinden- kurtulabileceği yanılgısı içerisinde, bir suçluya dönüşme sürecini izliyoruz 2,5 saat boyunca.Tabii ki olaylar Julia’nın düşündüğü gibi gitmiyor.Her şeyi göze alarak, kaybedeceği tek şeyin kendi canı olduğunun bilinciyle, paraya bir ‘suçlu’ olarak kavuşabileceği bir planı, keskin zekasıyla uygulamaya koyarken , gerçeklikten kopmuş,herşeye ve kendine yabancılaşmış olan Julia, hayatın gerçekliğine zaman zaman ve aniden toslayarak tahmin edemediğimiz ve hiçbir zaman bilemeyeceğiz bir sona ulaşıyor.Filmin sonunda olayların çığırdan çıkmasıyla , Julia’nın hayati bir karar alması da gerekecek.
Oyunculuk muhteşem.Böyle bir karakter var, yaşatmış onu Tilda Swinton.Yönetmenin başarısı da ortada.Filmin bir iki senaryo boşluğu gibi görülebilecek noktaları ise oldukça önemsiz.Bu film sonrasında birçok şeyi düşünme,tartışma fırsatı doğuyor.İnsanın ,duygu,düşünce ve davranış biçimlerinin stabil olmadığı, olamayacağı.Julia karakterindeki duygusal boşlukların ve yabancılaşmanın onu  nerelere götürebileceğinin bir yorumu karşımızda.
Ne kadar vurdumduymaz,yalancı,alkol bağımlısı olursa olsun her insanın yapabileceği bir seçim vardır hayatta.O seçim her zaman aynı kalıplara sığmayacak kadar çeşit içerir ve her zaman bir şansı hak eder.
eylem t

20 Aralık 2011 Salı

CARNAGE-ACIMASIZ TANRI




'Modern' dünyanın merkezi New York'tan, iki ebeveyn çocuklarının arasındaki bir kavga nedeniyle bir araya gelirler.Çocuğu dövülen ailenin 'modern' olma heveslisi annesi Penelope(Jodie Foster) , kocasıyla(John C. Reilly) birlikte, bu konuyu konuşmak üzere diğer anne-babayı(Kate Winslet- Christoph Waltz ) evlerine konuşmaya davet eder.İşte bütün senaryo,bütün film  bundan ibaret.Yanlış duymadınız.Bir oda, iki anne-baba Yasmina Reza 'nın 'God of  Carnage' isimli  tiyatro oyunundan uyarlanan bu filmde  yönetmen Roman Polanski ,4 başarılı oyuncuyu da yanına alarak , bu sıkıcı görünüp aslında çok eğlenceli olabilen,çok basit görünen ama aslında çok derinlere göndermelerle bezeli  olan filmi  ile  seyirciyi ters köşeye yatırıyor.

Sinema salonundaki çoğunluk bu filme sadece diğer şaşaalı filmlerde yer kalmaması ve gençturkcell gecesi olması nedeniyle gelmişti.Film başlamadan önce ,seyircilere baktığımda ,filmin ilk yarısında filmi terk edeceklerinden neredeyse emindim.Nitekim filmin ilk 15 dakikasında 'bu ne ya ' seslerini duymaya başladım .Filmin ilk yarısındaki -kusma-sahnesine kadar, gayet yapmacık davranan ve incir çekirdeğini doldurmayan bir konudan bahseden bu iki 'itici' sayılabilecek çift  (ki özellikle sevmememiz gerekiyormuş onları) ,filmin ikinci yarısından sonra gerçek yüzlerini göstermeye başladıklarında ,salonda çıt çıkmadığını ve herkesin filme kendini kaptıdığını anladım.''Ne , nasıl, şaka mı bu film'' derken kendilerini bu 'sıkıcı, entel'  filme kaptırmışlardı bile.

4 ayrı karakter,evli,çocuklu ve modern dünyanın temsilcisi olarak ,tüm çelişkileriyle karşımızdalar.Pek bir tanıdık gelecek size bu sinir bozucu karakterler.

Daha çok tiyatro tadı olan filmin yanında,  İstanbul Devlet Tiyatroları tarafından  'Vahşet Tanrısı' adıyla sahnelenen  oyunu da bizim oyuncularımızın performanslarıyla  izlemek , çifte bir zevk olacaktır heralde. http://www.istdt.gov.tr/turkce/oyunlar/oyun.asp?lngType=0&lngPlayID=322
eylemt

9 Aralık 2011 Cuma

A DANGEROUS METHOD



Çocuk sahibi olmanın  hayatıma  getirdiği sınırlandırmalardan biri de sinemaya gidebilmek.Çocuk öncesi her hafta sonu gittiğimiz , sevdiğimiz filmleri mutlaka sinemada izlemeye çalıştığımız o günler, geride kaldı.Çocuğumuzla geçirdiğimiz zaman zaten kısıtlı olduğu için,bu zamanı diğer aktivitelere ayırmak çok zorlaştı.Yine de,  çok sık olmasa da, sinemaya,tiyatroya, konserlere gidebilmek için zaman yaratmaya çalışıyorum.Başka türlü yaşamdan zevk alabilmem çok zor olurdu zaten.

İşte şimdi merakla beklediğim,  Freud ve Jung arasındaki ilişkiden bahsedecek olan bir film vizyonda.Film aynı zamanda Jung'ın ,iyileştirmeye çalıştığı bir kadın hastası arasındaki ilişkiye de yer verecek.Yönetmeni başarılı bir isim olan David Cronenberg. Filmi sinemada seyretmek için oldukça istekli ve heyecanlıyım.

Gelelim filme:
Filmin başında , psikolojide çığır açan psikanaliz yöntemini, bunalım geçiren hastası Rus Sabina Spielrein'e uygulayan Jung 'ı görüyoruz.Sabina (Keira Knightly) geçirdiği bunalıma rağmen , güçlü karakterini hissedebileceğimiz bir kadın.Jung(Michael Fassbender) ise kendini ,Freud'dan devraldığı  psikanaliz yöntemine ve hastalarına adamış bir doktor.Filmin adından da anlaşılacağı gibi ,bu method üzerine yoğunlaşılacağını düşünürken, film bir anda kelimelerden oluşan bir boşluğa doğru sürükleniyor.Jung'ın aile yaşamından tutun da ,Freudla tanışmalarına,Sabinayla aşka dönüşen ilişkilerine ,Freudla yollarının ayrılmasına tanık olduğumuz film boyunca ,kafamızda bunlardan hiçbiri tam olarak şekillenemiyor.Filmin içine girmek için kendimizi zorlasak da ,oyuncuların başarılı performansları buna katkı sağlamaya çalışsa da ,herşeyin havada bırakıldığı bir senaryoyla , bunu başarmak mümkün olmuyor.Filmde yer alan bazı sahneler,diyaloglar ,öylesine,görev icabı, araya sıkıştırılmış gibi.Freud(Viggo Mortensen) elindeki puroyla ,karikatürize edilmiş bir karakter,canlı değil.Jung 'ın çelişkileri ve Freud'a karşı çıkışlarının nedenini anlamak mümkün değil.Sabina 'nın  buhranlardan kurtulması nasıl oldu,hiçbir fikrimiz yok.Bohem ve nevrotik psikanalist Otto (Vincent Cassel), söylediği çok eşlilik yanlısı sözleriyle ,bir anda Jung'ın düşünce ve duygularını nasıl değiştirdi,anlayamıyoruz.

Çok büyük bir hayalkırıklığıyla çıkıyoruz sinemadan.Üzgünüz,kızgınız; David Cronenberg'in elindeki malzemeyi ,Hollywood film endüstrisinin çarklarında öğütmüş olmasına.Kafamızda sinir bozucu,gereksiz ve anlamsız  şu sahneyle yağmur dolu sokaklara atıyoruz kendimizi:

Jung ve Freud görüşlerinin tanıtımı için davetli oldukları  oldukları Amerikaya giderler .Gemileri, Amerika 'ya geldiğinde ,özgürlük anıtı bütün ekranı kaplar.Jung ve Freud ona bakar ve Jung şöyle der :'' İşte bu gördüğün geleceğin ta kendisi''.

Neeeeee!Ne alakası var bu filmde bu sahnenin diye bağırıp ,çağırasım geliyor  tüm film ekibine !!! YAZIK!
Not: En azından Jung ve Freud'un ilişkilerine  göz atmak için bir fırsat bu film: Bunun için bir kitap:  FREUD - JUNG MEKTUPLAŞMALARI http://www.icgoru.com/content/view/85/21/lang,/

eylem t

14 Ekim 2011 Cuma

THE BAND'S VISIT



İsrail'deki bir kasabada açılacak olan Arap Kültür Merkezi'nin açılış kutlamaları için davet edilen Mısırlı (İskenderiye) bando ekibinin,İsraildeki bir kasabada  geçirdiği bir gecenin hikayesi.

Havaalanına geldiklerinde kimse onları karşılamaz.Kasabaya kendi imkanlarıyla ulaşmaya çalışırlar.Petah Tiqva 'ya nasıl gidebileceklerini sorarlar ama yanlış telaffuz  nedeniyle kendilerini Beit Hatikva 'da bulurlar.Burası , çölün ortasında, küçücük ve  adeta ölü bir sessizliğin hüküm sürdüğü bir yerdir.

Ve sımsıcak bir  film bundan sonra başlar.

İnsana dair herşey var bu filmde.Birbirlerine bu kadar uzak, hatta düşmanca davranan iki farklı kültürdeki ülkenin insanları, birbirlerinin en derin acılarına ,sevinçlerine ,sırlarına tanık olup; birbirlerine  her açıdan yardım edebilecekler mi? Sadece ve sadece insan olmak bir takım kapıları açacak mı?Aslında her dilde,dinde,ırkta yaşanan duygular birbirinin benzeri ,hatta aynısı değil mi?

Öylesine güzel insan portleri var ki.Oyunculuk muhteşem.Birçok duyguyu yaşatabilen çok güzel bir film.Tavsiye ederim herkese.(http://www.imdb.com/title/tt1032856/)

Son olarak ,hatırladığım kadarıyla,beni çok etkileyen bir diyaloğu yazmak isterim:

(İsrailli kadın ve Mısırlı orkestra  şefi ile konuşmaktadırlar. )

K-Orkestra şefi olmak kimbilir ne muhteşem bir duygudur.
Ş-Balık tutmak kadar değil.
K-Nasıl yani?Balık tutmak çok sıkıcıdır.Bazen 3-4 saat öylece boş boş oturup beklersin.
Ş-Beklerken;  denizin ve dalgaların muhteşem sesi, kumsaldaki çocukların bağırışları,oltanın denizle buluşurken çıkardığı ses  kulağımdaki en güzel senfonidir.

eylem t

21 Temmuz 2011 Perşembe

ÇOĞUNLUK

Birçok ödül alan bu filmi yeni izledim ve etkilendim .(http://www.cogunluk.net/)

Orta sınıf bir ailenin  gerçekçi bir incelemesi.Sosyoloji ve tarih bilimine bence oldukça katkı sağlıyabilecek gerçekçilikte bir yaklaşım.
Her ne kadar filmde  tarih belirtilmese de , 80'ler sonrasında, mütahitlik yaparak hızlı bir şekilde zenginleşen ,hegamonyacı bir baba , edilgen bir anne ve onların 20 li yaşlardaki oğlunun hayatlarına derinlemesine bir şekilde bakmamızı sağlamış yönetmen.Çoğunluk demesi de boşuna değil.Toplumun büyük kesiminin benzer bir portreye sahip olduğu yadsınamaz.
Çoğunluğu temsil eden bu ailenin,çoğunluktan olmayı seçen oğlu ,Mertkan , ana karakterimiz.Aslında pek de karakteri olmayan bir karakterden söz ediyoruz.En verimli olması gereken çağlarındaki bu genç adam,babasının güdümüyle hareket eden,kendine ait bir meziyeti,amacı olmayan,kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmekten aciz biri.İşbitirici babasının baskısından sıkılsa bile,sindirilmiş ve güvensiz kişilik yapısı nedeniyle,hiçbir konuda ona karşı çıkamamakta.İlk kez kendine özel bir şeyler yapmaya çalıştığında ise,babasının katı kurallarına,ayrımcı yaklaşımına tosluyor ve vazgeçiyor .

İletişimsizlik,yozlaşma,bencillik,ayrımcılık gibi bu sistemin doğurduğu tüm olumsuzlukları tokat gibi yüzümüze vuruyor yönetmen.Oyunculuk bence muhteşem.Karakterler tıpa tıpa gerçeğine uygun oynamışlar.

Eğer çoğunluk buysa ki öyle, ben azınlıkta olmaktan çok çok mutluyum diyerek kenara çekilmek yeterli mi peki? Ya da gerçekten etkilenmemek mümkün mü bu yapıdan??

Kendini içine alan ve sonrasında sorgulatan bir film .

5 Şubat 2011 Cumartesi

BİR FİLM : KARANLIK ÇÖKÜNCE


Defne Joy Foster'ın ölümünden sonra,herkesin kadına olan bakış açılarını yeniden tartışmak zorunda olduğunu düşünüyorum.Ve aklıma daha önce izlemiş olduğum bir film geldi.Paylaşmak istedim.

Bir İsveç filmi. Nar Morkret Faller-Karanlık Çökünce :
İsveç gibi dünyanın sayılı gelişmiş ülkelerinden birinden 3 ayrı şiddet hikayesi.İkisi aile içi şiddetle ilgili.
Bu film bana o kadar çok şey düşündürdü ki.Öncelikle modern dünyadaki adaletsizliğin ne kadar vahim boyutta olduğunu .Aile,gelenekler ve töre adı altında kadına uygulanan şiddetin nasıl gizlendiğini ve ortaya çıkmayan böyle binlerce hikaye olduğunu.Adalet ararken, insanların genelinin mağdurdan,haklıdan  yana değil de, güçlü olandan  yana olduğunu.Aile,gelenek,töre kutsallığı adına çocukların nasıl da beyinlerinin yıkanmaya çalışıldığı ve küçücük yaşlarda buna alet edildiği.
Tabii ki hepimizin çok aşina olduğu bu durumların aslında tüm dünyanın gerçeği olduğunu gösterdi bu film bana.Tüm bu baskılara rağmen ,insan duyarlılığı ve bilincinin, örülen duvarları nasıl yıkıp,kendi 'kader' lerini tamamen değiştirebildiğini gösterdi. İnsanın hak arayaşı ve özgürlük mücadelesinin hiç bitmeden sürekli devam ettiğini ve her gün yeni bir tarih yazıldığını bir kez daha hatırlattı.

Bireysel mücadelelerle kat edilen muazzam yolların, birlikte olunduğunda  nasıl da çığ gibi büyüyeceğini ve çocuklarımızın hak ettiği dünyayı oluşturacağımız günlere olan  umudumu körükledi bu muhteşem film.

21 Ocak 2011 Cuma

AV MEVSİMİ

Bir orman; karanlık ,puslu ve gizemli.Kamera, nehrin üzerinden yavaş yavaş ilerleyerek bizi bir noktaya doğru sürüklüyor.Kulaklarımızda muazzam derecede etkileyici bir müzik ; hızlanıyor,çeşitlenerek kalbimizin derinliklerine doluyor.İşte oraya; herşeyin başladığı o noktaya kilitliyor bizi.

Bir avın bir avcının eline geçmesi , bir avcının aynı zamanda bir ava dönüşmesi.Arada ise, hiçbirşeyden sorumlu olmadığı halde, kurban olanlar.

Bir başyapıt değil belki .Belki senaryoda şu olmasaydı , keşke şöyle oynansaydı diyebileceğiniz yerler olabilir bu filmde.Ama kesinlikle iyi bir film.Fikir iyi, insan analizleri iyi,görüntü ve müzik mükemmel.Gerçek bir sinema duygusu yaşamak istersiniz ve  filmin içerisinde kaybolmanıza izin verirseniz ; buyrun Av Mevsimi'ne.

Mesele, ne kimin av olduğu ya da avcının.Mesele, hayatın dinamikleri içerisinde herkesin avdan avcıya ya da avcıdan ava dönüşebileceği gerçeği.

Yavuz Turgul'dan sinema (hayat) dolu bir film.Tavsiye olunur:)